ÜMİT BOYNER

Buraya tüm sayfalarda çıkacak size özel slogan veya tamamlayıcı bir yazı alanı

 

 

O cesur, bir iş kadını. En zor zamanlarda bile söyleyeceği birşey varsa çekinmeden söyleyen biri.  O yüzden olsa gerek, “keşkelerim yok” diyor. TÜSİAD Eski Başkanı, Boyner Grup Yönetim kurulu üyesi Ümit Boyner Hafta Dergisine şu anda İş dünyasının en çok ihtiyaç duyduğu şeyi açıkladı. “Bağımsız Kurumlar ve Kurallı Ekonomi”. Sosyal sorumluluk projelerine yaptığı katkılarla da öne çıkan ve aynı zamanda Kagider’in kurucu üyesi olan  Boyner, kendi yaşamından örneklerle kadınların iş dünyasındaki yerini de anlattı. “Kadınlar; ev-eş-çocuk-aile çerçevesine hapsedildikçe büyük bir potansiyel ve fırsat kaçıyor”. Ona göre Girişimci kadınların ihtiyacı olan tek şey de cesaret.

 

Türkiye’de son dönemde gelişme var ama maalesef kadın yönetici karnemiz iyi değil. Sizce neden?

Şöyle bir sorunumuz var. Kadının asıl görevinin asıl yerinin evi, ana toplumsal sorumluluğunun da ailesi olduğunu dikte eden bir geleneksel anlayış hakim. Bu sadece Türkiye’nin sorunu değil ama Türkiye’de de bu anlayışın çok etkili olduğunu biliyoruz. Son yıllarda sizin de dediğiniz gibi çok farklı hareketlerle bazı gelişmeler oldu ama ciddi bir zihinsel devrim şart. Cinsiyet eşitliği konusundaki kolektif zihinsel devrimimizi henüz yapamamış durumdayız. Aslında eşit haklar, farklılıklara saygı, katılımcılık, kapsayıcılık, hepsi bu konunun bir parçası.  Türkiye’de erkek yönetici olmanın da zorlukları var ama hep kadının, kadın olmanın zorluklarını konuşuyoruz. Çünkü; her türlü farklılığı bir toplumsal tehdit olarak görüyoruz. Bu Türkiye’de de dünyada da kadınların işlerini çok zorlaştırıyor. Birçok noktada eşitsizliğin sorun olmadığını düşünenlerle de karşılaştım. Bunların içinde kadınlar da var. Oysa bu konu bir kadın erkek sorunu değil, bir demokrasi sorunu.

 Kadınlar için görevler daha net çiziliyor söylediğiniz gibi. Pandemi de bu çizgiyi daha da kalınlaştırdı mı sizce? Daha mı zorlaştı çalışan kadının hayatı?

Pandeminin şöyle bir etkisi oldu. Babaların da bir kısmı evde çalışmaya başladıkları için bir parça rollerde çocuklara, evdeki sorumluluklara karşı bir eşitlik olması gerektiği görünür oldu. Yani aslında kadın yöneticiler daha zorlandılar. Çünkü evde olunca ve çocuklar da evde olunca onlarla ilgilenmek, onların asli göreviymiş gibi oldu. Biz yaptığımız Grup içi iletişimlerde çalışanlarımıza bu durumu anlattık ve çok faydasını gördük. Hayat müşterek ve hayatın müşterek olduğunu iki tarafın da kabul etmesi gerekiyor. Kadınlar da aile düzenini asli görev gibi görmeyip, paylaştırmak konusunda insiyatif almalılar.

 

 Bu noktada tabi eş desteği çok önemli değil mi?

Tabii…Hayat müşterek. Onun için kadın, erkek herkesin eş desteğine ihtiyacı var. Sabit ve tanımlı toplumsal cinsiyet rolleri ve kimlikleri bence erkekler için de insani gelişmeyi engelleyen bir tuzak. Eve ekmek getirmek sorumluluğu da sadece bir erkek sorumluluğu olmamalı. Kadınların iş hayatına katılması nasıl hayatı zenginleştiriyorsa, aynı şekilde ev işleri, çocuk bakımı gibi konulara da erkeklerin katılımı sosyal hayatı çeşitlendiriyor. Kadının rolü “yuvasını yapan dişi kuş” metaforuyla tanımlandığı sürece kadının rolünü, yani nüfusun yarısını, üretime, ekonomik gelişmeye, sosyal hayata,karar mekanizmalarına katkısını, ev-eş-çocuk-aile çerçevesine hapsedince büyük bir potansiyel ve fırsatı kaçırıyoruz. O açıdan eşlerin karşılıklı desteği önemli.

“Kadın, kadın gibi, erkek, erkek gibi olmalı”, “İş dünyası kadını erkeksileştiriyor” düşüncesi için ne dersiniz?

Bu tamamıyla bir zihniyet sorunu. Kadın başarılı olmak veya kariyer sahibi olmayı kendine bir hedef edinirse erkekleşmiş kabul ediliyor. Evde oturmayı ve evdeki sorumlulukları daha fazla üstüne almaya karar veren erkekler de var. Onlar kadınlaşıyor mu? Bireylerin rollerini bu tanımların içine sıkıştırmayı, açıkçası toplumsal ve demokratik gelişmenin önünde engel olarak görüyorum.

 

Peki siz Cem bey ile bu dengeyi nasıl kurdunuz? Zor oldu mu?

Birbirimizi tanıdığımız zaman çok fazla ortak hedeflerimiz, ortak hayallerimiz ve  ortak bir bakış açımız olduğunu farkettik. Bu karşılıklı anlaşma yaparak olacak şey değil. Birbirimizi tamamlamayı seçtik. Kendi seçimlerimiz konusunda saygı çerçevesinde özgürlüklere sahip olmalıyız anlayışına sahiptik. İlişkimizin temelinde karşılıklı saygı ve güven bize yardımcı oldu. Sorumluluklarımız açısından hep paylaşımcı bir evlilik sürdürdük. Hem paylaştık, hem çok dayanıştık. Hayatın gerçekleri de, hayatın normal akışı da bunu gerektirdi. İş birliği yapmak çok önemliydi bizim için. Aynı kulvarlarda yürürken, ikimiz de sosyal olarak her zaman aktif olduk, ama bu konuda hem beraber, hem özgür düşünebilmek, o dengeyi sağlamak çok önemliydi. Belki de bunu başardık. Diğer taraftan, benim Cem’le evlenmeden önce de bir iş hayatım vardı. Aile işinde çalışmaya başladığımda, kurumsallaşmayı başarmış bir aile şirketinde olmak profesyonel hayatımı destekledi. Halen de kurum kültürümüz çok güçlü bu konuda.

 

Aslında Aile şirketi yapısı kurumsallaşma yönünde bir engel olarak görülür. Siz bu ilişkiyi nasıl görüyorsunuz?

Aile değerlerinin kurumsal kültürü desteklemesi çok önemli. Eşitlik, demokrasi, özgür olmak, yaratıcı fikirleri desteklemek gibi değerlerden bahsediyorum. Bütün bunları biz şirket kültürüne de aktarmış bir aileyiz. Enteresan bir etkileşim yaşıyoruz. Türkiye’deki aile şirketlerinin çoğu artık kurumsallaşmadan sürdürülebilir olamayacaklarını görüyorlar. Yani kurumsallaşmak çok önemli. Yoksa ikinci, üçüncü nesile taşınabilen aile şirketleri çok az. Bir süre sonra herşey kopuyor. Diğer tarafta tamamıyla kurumsallaşıp ailenin değerlerini bir tarafta bırakırsanız o zaman da çok mekanik ve aslında çalışanların şirkete bağlılığı ve devamlılık adına da önemli bir takım değerleri kaybetmiş oluyorsunuz. O açıdan ikisinin birbirini tamamladığı bir yapıyı ortaya koyabilmek çok önemli.

Aile şirketi olsak da herkes için sınırlar çok net diyorsunuz. Size biçilen bir pozisyon var sonuçta şirkette  ama siz kendinizi nasıl görüyorsunuz?

Disiplinli bir profesyonelinizden ne bekliyorsanız aslında aileden  biri olarak çalışıyorsanız da aynı kurallara uymanız, aynı değerleri paylaşmanız çok önemli. Ben o şekilde grup içine intibak ettim. Yani bir aile bireyi, aile üyesi olarak değil bir profesyonel olarak çalışmayı kendime düstur edindim. Bu çalışanlar tarafında kabul edilmeniz için de önemli bir şey. Yani aileden gelen birinin böyle yukarıdan belli pozisyonlara gelmesi doğru değil. Bu bizim Aile Anayasamızda da çok açıktır. Hatta profesyoneller, profesyonel olarak çalışanlar, yönetim kurullarına giremezler, yönetim kurullarında olanlar da profesyonel olarak çalışamaz. Bu tip kurallarımız da var. Aile üyeleri, çocuklarımızdan bahsediyorum, dışarda çalışmadan, yani aile şirketi dışında tecrübe kazanmadan aile şirketinde çalışamaz. Bizim için liyakat önemli. Liyakatın başında da kurumsal değerlere, kurumsal iş yapış biçimine, kurumsal yönetişim kurallarına saygılı olmak geliyor. Buna gayret ettim.

SPOT: “İŞ DÜNYASININ EN ÇOK İHTİYACI OLAN ŞEY BAĞIMSIZ KURUMLAR VE KURALLI EKONOMİ”

Sizin güçlü bir bankacılık geçmişiniz de var. Nasıl görüyorsunuz bankacılık sektörünün geleceğini?

Finansal piyasalarımızın derinlik sorunu var. Türkiye’nin en büyük sorunlarından biri sermaye piyasası araçlarını geliştirememekti. Enflasyonla yaşayan bir ülkeyiz. Aslında 2001 krizinden sonra finansal piyasalarda kurumsallaşma adına çok değerli adımlar atıldı. Kriz sonrası en önemli reform Merkez bankası, Rekabet Kurulu gibi bağımsız kurumlardı. Bağımsız kurum anlayışından çok uzaklaştık. Sermaye piyasasının aslında iş dünyasının da en çok ihtiyaç duyduğu şey bağımsız kurumlardır. Sağlıklı rekabet ortamının, kayıtlı ekonominin en önemli şartı kurallı ekonomi yönetimidir. Bu gerçekliklerden uzaklaştıkça ne kadar çok likidite olursa olsun, sermayeyi tabana yaymanız, değer yaratmanız çok zor. Özel sektörün çok ciddi bir borçluluğu var ama yeteri kadar sermaye yok. Yabancı sermaye gelmiyor. Bütün bu sorunların bankalar tarafından çözülmesini beklemek biraz yanlış olur. O açıdan gerçekten 2001 krizi sonrasındaki kurallı ekonomi yapısına, şeffaf ve öngörülebilir hukuka, bağımsız kurumlara dönmek Türkiye için, bankacılık için ve tüm özel sektör için çok çok  kritik.

SPOT:TÜRKİYE EKONOMİSİNDE BENİ EN ÇOK KAYGILANDIRAN GENÇ İŞSİZLİĞİ

İş dünyasının temel dinamiklerini bilen bir iş insanı olarak en büyük sorun nedir iş dünyası açısından ve nasıl aşılabilir o sorunlar?   

Esasen, 2013’te de, 2012’de de bunu söylüyorduk. Yapısal reformlar…Türkiye’nin çok ciddi birbiriyle bağlantılı, birbirini yatay kesen önemli ve yapısal sorunları var. . Bunlardan bir tanesini seçmek çok zor ama bu gün dünyanın yaşadığı kaynak sorunlarını düşünürsek, özellikle dijitalleşme ile sürdürülebilir  büyüme gereken yeni beceri ve nitelikleri gözönüne alırsak  Türkiye için beni en çok kaygılandıran sorun genç işsizliği. Genç işsizliğinin birkaç sebebi var. Başında eğitim geliyor. Eğitimin niteliği, eğitimin kapsayıcılığı, hatta eğitimcilerin eğitimi, bu konularda Türkiye  geç kaldı. Türkiye’nin alması gereken çok yol var. 2030 yılında Türkiye’de altmış beş milyon işgücü nüfusu olacak. Altmış beş milyon. Biz bunu bir fırsat olarak kullanmalıydık. Genç nüfusu şimdiye kadar yeni dünyanın, yeni gerçeklerin, yeni ekonominin, dijitalleşmenin gereklerine göre eğitmeliydik,  geciktik.

Peki yakalayabilir miyiz?

Çok çabuk toparlanmamız lazım. Çünkü demografik gerçekliklere bakarsak Türkiye’nin rekabet ettiği ülkeler özellikle eğitim, dijitalleşme konularında bizden çok daha hızlı yol aldılar. Türkiye’de gittikçe daralan bir piramit var. Bunu doldurmak için çok hızlı hareket etmemiz lazım. Eşit şartlar yakalandığında Türkiye’den yöneticilerin global başarı öykülerine şahit oluyoruz. Bugün, baktığınız zaman çok uluslu şirketlerin önemli pozisyonların Türkler var. Demek ki fırsatlar verildikçe, potansiyelin önü açıldıkça bunlar da olabiliyor, ama bu başarı örnekleri bize aslında çok daha büyük bir nüfus kesimini yeni şartlara, yeni gerçekliklere hazırlamak sorumluluğunu veriyor. Onun için yeni bir amaca, bu kelimeyi çok sevmiyorum ama Türkiye’nin yeni bir hikayeye ihtiyacı var. İş dünyası olarak kurumlarımızın geleceği için bizim de bu sorunu çözmek için harekete geçmemiz gerekiyor. Dünya ile rekabet edebilen bir iş dünyası olarak kalmayı önemsiyorsak Türkiye’nin büyüme ve yeni hikayesinin bir parçası olacaksak aslında bahsettiğim çerçevede  yetenek ve beceri havuzuna, insan kaynaklarımıza daha fazla  yatırım yapmamız gerekiyor. Bu sadece akademisyenlere ve sadece devlete bırakılmayacak kadar önemli bir iş. Yeni bir işbirliği gerekiyor.

Çok önemsediğim bir diğer konu da sürdürülebilirlik. Özel sektördeki iş yapış biçimlerinin bu yönde de değişmesi gerekiyor. Kalkınmanın ekonomik boyutunu ele almanın yanı sıra, eski geleneksel üretim ve tüketim anlayışından da uzaklaşmak gerekiyor. Kaynakların verimli kullanılmasını önemseyerek, kalkınmanın sosyal boyutunu da göz önüne almak ve daha kırılgan grupların varlığının da bilinciyle kapsayıcı kararlar almak zorundayız.

Mevcut uluslararası ortamı nasıl görüyorsunuz bu “yeni anlayışı” oluşturmak için?

Çalışarak, üreterek, iyi ve doğru işler yaparak zenginleşilmesi ve daha iyi bir hayat yaşanması yönündeki akış ve sosyal mobilizasyon, ortadan kayboluyorsa gelir dağılımındaki eşitsizlik, sosyal ve siyasi kutuplaşma, bütün dünyaya yaygın hale geliyorsa, birşeylerin değişmesi gerekiyor. Trump’ın bu kadar oy almasına çok şaşırıyor insanlar ama Trump gibi popülist liderlerin ortaya çıkması, kuvvetlenmesi, belli kitlelerin onların arkasına dizilmesi ve kuvvetler ayrılığını sorgulaması aslında bütünsel olarak bir şeylerin yanlış gittiğini çok ciddi şekilde gösteriyor. Yani bu liderler de bu otokratik yönetimler de birer sonuç. Birer sebep değil. Korona da sürdürülebilirliğe yatırım yapmamış olmanın çok iyi bir örneği. Bunu sadece bir virüs olarak görmeyelim. Zaten corona virüsler yıllardır var. Bunca yıldır bilinen corona virüs türlerine karşı aşı geliştirilmemiş olmasının temel nedeni de sadece devletlerin değil, şirketlerin de ana varoluş nedenlerini kaybetmiş olması. Corona çalışmalarına ayrılması gereken kaynakların tüm dünyada hem devletler hem de şirketler tarafından ihmal edildiğini açıkça görüyoruz. Bu aslında kapitalizmin fabrika ayarlarından sapmasından kaynaklanıyor. Sistemin böyle devam etmesi mümkün değil. Aslında bir taraftan da toplumların önemli kesimlerinde ciddi bir farkındalık ve empati artışı var. Bugün için çok parlak bir resim görünmese de iyimser düşünmek istiyorum ve uzun vadede aslında bu ortaya çıkan farkındalık ve empati artışının olayları tersine çevirebileceği konusunda umutluyum.

İyimserliğinizi besleyen ne var peki?

İnsani değerlere yöneliş. Hepimiz, toplumlar, kurumlar mekanikleştik. Değer artışını  dünya kaynaklarını yok ederek, çarçur ederek, betona dönerek, doğaya saygı göstermeyerek yarattığımızı zannettik. Sorumluluk bütün toplumların. Toplumun her kesiminin, iş dünyasının, devletlerin. İnsani olarak özümüze dönmek, doğaya daha saygılı olmak, dünya kaynaklarının gerçekten sınırlı olduğunu fark edebilmemiz için pandemi şimdilik gözümüzü bir parça açmışa benziyor. Hepimiz şu anda sağlığın ne kadar önemli olduğunun, sağlıklı bir yaşamın ne kadar değerli olduğunun ve ne kadar kolay kaybedilebildiğinin farkına vardık. Hatta hangi mesleklerin, hangi davranışların daha değerli olduğunun da daha çok farkındayız. Sağlık çalışanlarının gösterdikleri fedakarlık mesela, insan olmanın özünü hatırlattı tüm dünyaya.

TÜSİAD başkanlığı yaptınız. İkinci kadın başkandınız. TÜSİAD başkanlığı size ne kattı? Ne götürdü?

Çok açık söyleyeyim evet çok zordu o dönem. Ön safta olmak her zaman bir takım polemiklere konu olmak,  bunlar kolay şeyler gibi durmuyor ama hepsinden de bir sürü şey öğreniyorsunuz. Bir kere daha iyi bir insan oldum. Çünkü çok farklı konularla, o konuları temsil eden çok farklı kişiliklerle bir arada çalıştım.  Olaylara bakış açısı ve farkındalık konusunda beni çok geliştiren bir görev oldu TÜSİAD başkanlığı. Dersime çok çalıştım. Ekibimle ve çevremle iyi iletişim kurmaya özen gösterdim.  Gerçekten çok iyi,  profesyonel bir  ekip vardı. Tüsiad müktesebatı çok kuvvetli bi kurum. Onun desteğini çok gördüm ve çok da yararlandım açıkçası.  Benim için ikinci üniversite oldu diyebilirim. Şimdi dönüp baktığımda da aslında yaratıcı ve yenilikçi pek çok farklı projede yer almanın da gururunu yaşıyorum. Ben 2010-2013 döneminde başkanlık yaptığım dönemde sosyal sorumluluk projelerine çok önem verdik.  En çok gururlandığım projelerden biri hala da çok yaygın olarak devam ediyor, “Bu Gençlikte İş Var Projesi”. Üniversitelerle yapılan ve gençleri girişimciliğe özendiren bir proje, benim başkanlığım sırasında başladı ve sanıyorum bu gün geriye dönüp baktığımda beni en çok gururlandıran, dahil olduğum projelerin başında geliyor ve hala sürmesinden de mutluluk duyuyorum.

 Keşkeniz var mı peki? Başkanlığınızda şunu da yapsaydım dediğiniz?

İçinde yaşarken çok uzun gibi gelmişti 3 sene. Çünkü gerçekten iş hayatından da  aile hayatından ciddi fedakarlık etmek zorunda kalıyorsunuz. Çok sık seyahatlerim vardı. En çok yapmak istediğim şeylerden biri aslında TÜSİAD’ın Türkiye’nin dünyanın gelişmiş ülkelerinden biri olması için yaptığı çalışmaları, iş dünyasında kurumsallaşmak için öne koyduğu şeffaflık, hesap verebilirlik, adil rekabet gibi değerleri Türkiye’nin her yerinde paylaşabilmekti. Bu amaçla Anadolu’ya çok seyahat yaptım. Belki daha fazla yapabilirdim. Ama genelde üç sene içinde yapmak istediğim bir çok şeyi yapabildim diye düşünüyorum. Vicdanım rahat.

 SPOT: GİRİŞİMCİ OLMANIN EN ÖNEMLİ ŞARTI “CESARET”.

Siz aynı zamanda KAGİDER’in kurucu üyesisiniz. Başarılı iş kadını ve girişimci olmak için tavsiyeleriniz nedir?

Girişimci olmanın en önemli şartı “cesaret”. Tanıdığım başarılı olmuş, sürdürülebilir işletmeler kurmuş kadınların hepsinde gördüğüm en önemli özellik bu. Bir fikirle başlıyorlar ve cesaretle öne atılıyorlar. Finansman hep en önemli engel gibi algılanır  ama esasen iyi ve yenilikçi bir projeniz varsa, yaratıcı fikirlerinizi hayata geçirmek için cesaretiniz varsa fon da bulabiliyorsunuz. Benim kadınlara veya girişimcilere söyleyeceğim tek şey cesur olmaları, yenilikten, yanlış yapmaktan, başarısız olmaktan korkmamaları. Bunlar biraz klişe laflar ama aslında her başarısızlıktan bir tecrübe elde ediyor insan. TÜSİAD’ın sizden götürdüğü şeyler oldu mu diye sormuştunuz ya;  başkanlık dönemimde zaman zaman söylediklerimle veya aldığım tepkilerle kendimi başarısız hissettiğim de oldu ama hep vicdanen doğru bulduğumu yaptığımı ve ifade ettiğimi, doğru karar verdiğimi ve cesaretle doğru bildiğim yönde ilerlemek konusunda kararlı olduğumu gördüm. Sanıyorum tüm girişimciler için önemli olan bu. Korkuya yer yok.

SPOT: TÜSİAD BAŞKANIYKEN KENDİMİ BAŞARISIZ HİSSETTİĞİM DE  OLDU AMA HEP VİCDANEN DOĞRU BULDUĞUMU YAPTIM VE İFADE ETTİM.