FARUK ECZACIBAŞI

Buraya tüm sayfalarda çıkacak size özel slogan veya tamamlayıcı bir yazı alanı

 

Pandemi süreciyle Teknolojinin ne kadar önemli olduğunu daha iyi anladık. Peki Türkiye Teknolojide nerede? Yeni trendleri yakalayabiliyor muyuz? Teknolojiyi tüketen bir Türkiye’ miyiz yoksa üreten mi? Teknoloji üretimin anahtarı olan gençler nasıl yönlendirilmeli? Pandemi dünyasında büyüyen küresel ısınmayla mücadele eden, yıkıcı etkilerini gören bu gençler teknolojik geleceğe nasıl hazırlanmalı? Gençlere ‘Antenleriniz açık olmalı’ diyen Bilim Vakfı Başkanı Faruk Eczacıbaşı ile e-dönüşüm’den girişimciliğe müzikten geleceğe yönelik beklentilere ilişkin keyifli online bir sohbet gerçekleştirdik.

 

 

Teknoloji dünyasını çok iyi bilen bir isimsiniz. Sizce neredeyiz biz teknolojide? Üretmek ve tüketmek nokstasında hangisiyiz?

 

Bilişim sektöründe örnek vereyim size. 3-4 sene evvel aşağı yukarı 10.5 milyar dolar düzeyinde bir pazarken, bu gün bu aşağı yukarı 10 milyar düzeyine düşmüş durumda ama bunun Pandeminin etkisi ve dolar kurunun etkisi gibi birtakım farklı nedenleri var. Yani dolar hızla yükselmeye başlayınca ister istemez dolar bazında rakamlar düştü. Ama buna karşı aslında son 4-5 senedir büyük bir hareketlenme de oldu dünya piyasalarında.

 

Peki biz bu hareketlenmeye nasıl tepki verdik?

Burada maalesef çok iyi bir cevap veremiyeceğim. Durduk. durmak gerilemekle aşağı yukarı aynı anlamda. Yani biz birazcık gücümüzü kaybetmiş durumdayız.

 

Peki bu değişmez mi?

Son zamanlardaki gelişmelerle değişebilecek durumdayız diye düşünüyorum. Teknolojiyi üretiminde açıkçası şu anda pek parlak bir durumda değiliz. Tüketime gelince, yani onu da ikiye ayırmak lazım belki. Birincisi tamamen bir tüketim aracı olarak kullanıldığı zaman burada aslında rakamları çok fena görmüyoruz. Yani gençlerimiz bunu kullanmaya oldukça eğilimli, iyi de kullanıyorlar, fakat daha fazla bir tüketim aracı olarak kullanılıyor. Yani gençlerin teknolojiyi daha üretime yönelik kullanmasında yarar var. Özellikle sosyal medyanın sağladığı avantajlar üretime yönelik kullanılırsa çok daha farklı bir noktaya gelebiliriz  diye düşünüyorum.

 

Teknolojideki yerimizi rakamlara dökebiliyor muyuz?

Teknoloji pazarının ben fazla şeffaf olduğunu düşünmüyorum. Önemli bir kitle var Türkiye’de artık. Özellikle kodlamacılar arasında. Yurt dışına hizmet veriyorlar. Şimdi bunları rakamlara geçirmek zor. Yani bildiğim bir tane örnek var. Estonya’daki bir insan kaynakları şirketi Türkiye’den bin tane yazılımcıya aylık ücret ödüyor. Bu yalnız bir tane örnek. Bunun gibi bilmediğimiz kim bilir kaç tane örnek vardır. Yani potansiyelin olduğunu düşünüyorum ama hem bunun ne kadarının değerlendirildiğini hem de ne kadar göründüğünü bilmiyoruz.

Neden ölçemiyoruz Faruk bey? Yani çok fazla kurum var aslında. 

Ölçümlerde zorluklar olduğunu düşünüyorum. Gerek pandemi, gerek enflasyonist ortam, gerekse insanların başka konulara odaklanması ülkemizde, biraz bu konuda zannedersem yavaş gitmemize, daha doğrusu gerektiği hızda gitmememize de neden oluyor gibi duruyor.

Peki o değişim çok zor değil dediniz ama ne yapmak lazım? Sizin hep gençlere vurgunuz var. Gençlere yatırım yapmalı diyorsunuz. Başlangıç yeri gençler mi?

En kalıp sözlerden biriyle başlayacağım galiba. Her şeyin başı eğitim denir ya.   Bunun daha fazla içini doldurmak lazım.

 

O zaman Gençleri Teknoloji üretmeye nasıl yönlendirmeli?

Gençlerimizde müthiş bir kafa bozukluğu var.Yani geleceğe yönelik çok büyük bir umutsuzluk var. Aslında gerek yok umutsuzluğa.

 

 

 

Neden umutsuzlar sizce?

Gençlerin kendilerine ait bir toplumsal yahut bireysel vizyonu, yirmi sene sonrasını öngördükleri zaman çok daha bulanık. Yani 20 sene sonra dünyanın nereye gideceği konusunda insanların pek bir fikri yok. Her şey çok çabuk değişiyor.

 

Pek haksız da sayılmazlar umutsuzluk noktasında. Bir tarafta pandemi diğer tarafta küresel iklim sorunları…

Kesinlikle ama bu srounlarla mücadelede bir takım yeni teknolojik gereçlerin iyi kullanımını da görüyoruz. Buralardan başlayarak, bir tüketim ortamı içinde ben kendimi nasıl kurtarırım diye bakmak yerine ben geleceğin, gelecek dünyanın, iyi bir dünyanın parçası nasıl olabilirim diye bakmanın önemli olduğunu düşünüyorum. Çünkü hakikaten bu gençlerin elindeki gereçler asklında kendi tahminlerinden çok daha güçlü. Hele ki birlikte çalışma, “teamwork”ü öğrendikleri zaman, buna alıştıkları zaman bunun çok güzel olanaklar ortaya çıkacaktır. Bunun özellikle sağlıklı bir gelecek düşüncesi içinde gelişebilecek yapı olduğuna inanıyorum. Yani biz belki şekillenmiş bir gelecek içinde bakarken gençler geleceği şekillendirme imkanına sahip.

Peki nedir gençlere tavsiyeleriniz? Nasıl bir yol izlesinler?

15-16 yaşındaki gençler için benim söylemek istediğim, kendilerine şunu sorsunlar. Kendimi on beş yıl sonra ne olarak görmek istiyorum? Nasıl görmek istiyorum? Hatta bunu kendi arkadaşlarından, ailelerinden, okuldan bağımsız olarak düşünsünler. Belki diyecekler ki Jüpiter’e uçmak istiyorum. Olabilir ya. Önce sen bunu bir yazılı hale sok. Gör bakalım ne düşünüyorsun? Bunu A4 kağıdına yazdığın zaman da kimseye gösterme. O da önemli. Bunu yazdıktan sonra, aşağı yukarı bir fikir edinmiş olacaksın. Altı ay sonra… O ara çünkü bir sürü bombardıman olacak. Ailenden olacak, okuldan olacak, arkadaş çevrenden olacak. Onu yavaş yavaş şekillendireceksin. Altı ay sonra diyeceksin ki; yahu Jüpiter’e uçmak kolay iş değil, ben aya gitsem yeter. Bir altı ay sonra da yavaş yavaş işte ben iyi bir pilot olacağıma dönüşecek. Derken… 17-18 yaşında bayağı kendine özgü daha somut bir gelecek beklentisi, bir gelecek görüşü olacak. Asıl ondan sonrasında gençlerin kendini yönlendirmesinin daha önemli olduğunu düşünüyorum. Yani hem geleceğe bakış açısı, hem kendi formasyonunu yapması açısından.

Bu söyledikleriniz imkanlarla doğru orantılı değil mi?

Bir insanın kendisini eğitmesi, kendisini geliştirmesi açısından ortaya konan seçenekler yalnız okulda verilecek imkanlardan çok daha fazla. Bir gencin sahip olması gereken en önemli özelliğin antenlerinin açık olması ve kendine güvenir olmasından geçtiğini düşünüyorum. Arkasından tabii teknolojiyi kullanmak veya elindeki gereçleri kullanmanın çok önemli olduğuna inanıyorum. Fakat önce kendi kendisinden başlıyor galiba.

Burada aile de çok önemli ama değil mi? Çünkü genelde çocuklukta gençlik döneminde aile yönlendiriyor. 

O yolu açacak olan tabi ki de aile. Ailenin o yolları serbestçe açmasından geçiyor evet.  Ama yani bunu yapacak olan gencin kendisi neticede onu görüyorsunuz.

Gençler açısından baktığımızda en çok ne iş yapacağım önemli ama  işsiz kalır mıyım korkusu da var. İki yüzyıldır devam eden tartışma teknoloji kurtarıcı mı olacak? yoksa yıkıcı mı olacak?

 

Yani endüstrileşme dönemi başladığından, belki iki yüz yıldan daha fazlasında var bu tartışma. Hatta işte 19.yy.’ın başlarında İngiltere’de Rudith’ler ellerine çekiçleri alıp makineleri parçalamaya başlıyorlar. Aradan iki yüz sene geçti hiçbir şey olmadı, yani yeni iş kolları açıldı, yepyeni bir dünyaya geçildi, yine aynı şeye geliyoruz. 19.yy’ın ortalarında zannedersem 1870’lerde Amerika’da, New York’ta bir anket yapılıyor, en fazla işgücü neresi için gerekli diye soruyorlar. Yüzyıl bittiği zaman ve  en fazla çöpçü gerekli diyorlar. Sokakları at gübresinden temizlemek için. Çünkü New York’ta atların artış hızıyla orantılı olarak, yolların yalnız gübre olması gerekiyor, gibi dururken otomobil devreye giriyor ve katiyen böyle bir sonuca gidilmiyor.

 

O zaman bugünkü çağı bir adlandıralım. Ne diyelim endüstri döneminden sonrası için?

‘Kırılım çağı’ derdim. Yani kırılımı da ben İngilizce distruction kelimesinden tercüme ediyorum. 2000’li yılların başlarında sosyal medya diye bir şey bilmiyorduk. Facebook ve türevleri çıkmaya başladı. Bir taraftan WhatsUp’lar, bir taraftan TikTok’lar, Instagram’lar, Twitter’ler çıkmaya başladı. Birdenbire kendimizi ya on beş yıl içinde bambaşka bir dünyanın içinde bulduk. Bunu her alanda yaşıyoruz. Bu elimizdeki en iyi örnek olduğu için ben size bunu söylüyorum. Aslında, bunların hepsi de yeni iş kolları yaratıyor. Yine az önce konuştuğumuz konuya geliyorum. Biz geleceği kendi koşullarımızla, bu günkü ekosistemimizle değerlendirdiğimiz için umutsuzluğa kapılıyoruz ama gelecek gün be gün geliyor. Yavaş yavaş geliyor. Yani kendi fırsatları ile geliyor, hatta kendi tehlikeleriyle geliyor, bunun içinde kendinizin nasıl yer alacağını düşünmemizden geçiyor. Önemli olan bu. Bunun altını artık herkes kendisi dolduracak. Yani kendi çevresiyle birlikte dolduracak, ama şunu görüyorsunuz, bizim zamanımızdaki yetkinlikler, bizim okullarda öğrendiğimiz yetkinlikler önümüzdeki dönemler için yeterli değil. Ve maalesef burada değişim çok hızlı olmuyor. kurumsal değişim çok hızlı olmuyor ama seçenekler var etrafımızda. Yani hem bize ne veriliyorsa onu alalım, hem de o kendi etrafımızdaki seçenekleri değiştirmek için antenlerimizi açık tutalım. Bunu da gençler yapacak. Yani o alışkanlıkları kalıplaşmamış gençler yapacak.

 

Endüstri sonrası aslında kırılma dönemine giriyoruz dediniz. En son yaşadığımız yangınlar, seller, büyük afetler, yani doğa olayları. Bahsettiğiniz kırılmnın parçaları mı? Teknoloji doğaya karşı mı? Yoksa birlikte nasıl kullanılabilir?

Eğer doğru stratejiler uygulamayı becerebilirsek, Teknoloji doğayı korumanın tamamlayıcı unsuru olabilir. Size bir örnek vereyim. Dünyaya güneşten gelen bir günlük enerji miktarı, dünyanın bir yıllık endüstri üretimini karşılayabilecek düzeyde. Ama yeteri kadar bu enerjiyi kullanabilecek geliştirmeyi, yani enerji geliştirmesi yapılamadı. Eğer, teknolojinin, ar-ge’nin mobilizasyonunu, stratejilere yönelik mobilizasyonunu doğaya seferber edebilirseniz bunu başarırsınız. Dünyanın gücü beklediğimizin çok daha ötesinde potansiyel barındırıyor. Hem de doğayı yok etmeden. Sağlık endüstrisindeki gelişmelere bakın. Hangimiz düşünebilirdi, yepyeni bir virüsün bir ay içinde gen haritasının tamamen oluşturulacağına ve sekiz dokuz ay içinde aşılarının çıkabileceğine. Böyle bir kriz anında, birdenbire böyle gelişme yaşandı. Aşıların dağılımı, ülkesel politikalarda bana sorarsanız çok büyük başarısızlıklar gösterildi ama bilim kriz anında kendini çok başarılı bir şekilde seferber etti ve uluslararası çok büyük bir sonuç aldı. Yani bilimsel yaklaşım ve tehlikeyi görebilme meselesi. Katiyyen ben teknoloji ile doğanın birbirleriyle rakip olduğunu kabul etmiyorum, eğer hedef doğru verilirse teknolojinin dünyanın değişimine çok büyük katkıları olacağını düşünüyorum.

 

Güncel ve popüler teknolojilerden bahsedelim. Yapay zeka,  block chain teknolojisi en çok telaffuz edilen ve artık olmazsa olmaz  teknolojiler. Böyler yeniliklere Türkiye’nin ayak uydurması konusunda ne düşünüyorsunuz?

 

Amerika’nın dahi yapılacakları yeterli olarak yaptığını zannetmiyorum. Herkesin daha gidebilecek çok yeri var. Bazılarının gidecek daha fazla yeri var, bazılarının gidecek daha az yeri var. Yani birçok alanda birçok ülkenin geri kaldığını görüyoruz. Açıkçası ben belki biraz içinde olduğum için Türkiye’de büyük bir kaynak olduğunu görüyorum. Yani öncelikle girişimciliğe yönelik birçok gencin bir şekilde hayalinin olduğunu ve bu konuda uğraş vermeye çalıştığını görüyorum. Bunlar yeterli mi? Tabi ki değil.

Pandeminin başından beri aşağı yukarı e-ticaretin penetrasyonu Türkiye’de üç yıl önce %3.5 iken bu gün aşağı yukarı %10’lara gelmiş durumda. Biraz da tabi pandeminin etkisiyle. Teknoloji şirketleri 2021 yılında son dört senenin toplamından neredeyse daha fazla yatırım aldı. Şimdi buradaki çıkışı zannedersem neyle karşılaştırdığımıza iyi bakmamız lazım bizim. Yani hakikaten burada yukarı doğru bir ivme olduğunu görüyorum.

Peki eksik olan ne?

Zannedersem en önemli eksiklerden birisi, kendimize karşılaştırma için Türkiye standartlarını değil dünya standartlarını almamız lazım. Yani bir ürün geliştirdiği zaman, bir servis geliştirdiği zaman hedefin Türkiye’nin daha ötesinde olması gerekiyor. Çin’in büyük bir avantajı var. Amerika’nın da büyük bir avantajı var. Bizim, Türkiye’nin dışında da hedef pazarlara gitmemiz lazım ki istediğimiz başarı oranını yakalayabilelim. Bu biraz bizi global düşünmeye doğru itiyor. Burada biraz eksik kaldığımızı düşünüyorum. Yoksa teknolojiyi takip etmek, yeni ürünleri izlemek noktasında bizim pek bir sorunumuz olduğunu düşünmüyorum. Girişim, yani içinde girişimcilik olan gençlerin de az olduğunu düşünmüyorum. Ama bunu, yani ekosistemi mümkün olduğu kadar geliştirerek, birlikte çalışmayı öğrenerek ve enerjiyi doğru yerlere odaklamayı bilerek yapmaları gerektiğini düşünüyorum. Ben size başka bir örnek veriyim, bundan birkaç sene önce gencecik, cin gibi bir girişimci delikanlı yaptığı yapay elle geldi. Hakikaten kendince güzel araştırmalar yapmış ve güzel şeyler geliştirmiş. Fakat kendisine örneği var mı? Biraz pazar araştırması yaptın mı? Kim yapıyor bunu? Senden başka yapan oldu mu? sorusuna katiyyen tatmin edici cevap vermedi. Araştırmamış. Düşünün birkaç senesini gecesini gündüzüne katarak, bir ürün geliştiriyor, bir çaba gösteriyor. Ancak  en basit araştırması gereken konulardan birinde eksik kalmış.  Dünyanın herhangi bir yerinde benzer bir şey yapıldı mı? Yapılmadı mı? bunu araştırmayı ihmal etmiş. Böyle hataların olmaması lazım. Hakikaten çok iyi bir ürün geliştirmiş. Belki MIT’nin de böyle bir çalışması var. Geliştirdiği ürünMIT’ninkinden daha üstün de olabilir. O zaman MIT’in yaptığı bir şeyler varsa onun yanına gidebilir. Yani böylece gayretini ve zamanını çok daha efektif kullanmış olabilir. MIT olabilir, Almanya’da bir üniversite olabilir, Türkiye’de bir üniversite olabilir, ama bunun araştırılması lazım. Yalnız kendi ürününe odaklanıp bir takım temel hataları yapmaması için bu çok önemli.

Bu imkanları, bağlantıları kim sağlayacak? Erişim konusu var..

İmkanlar var. Sadece imkanlarla – kendi yapabileceğinin arasındaki yolun açılması lazım. Yani bu aile olabilir, okul olabilir, her yer olabilir ama bu iki konunun bağlantısının kurulması lazım.

Aslında sizin gibi vakıflar da bence o anlamda yol gösterici ve  o bağlantıyı kuran önemli noktalardan biri. Siz  nasıl katkı sağlıyorsunuz? Bu yöndeki projeleriniz neler?

Türkçesi çıkarıldı mı bilmiyorum “Tech for Good” deniyor. Yani iyilik için teknoloji. Bizim vakıf olarak uğraşmak istediğimiz konu bu. Teknolojiyi gezegenin gelişmesi için, gelişmesi için yararlı şekilde kullanılmasına Türkiye’den katkıda bulunmak. Bizim temel hedefimiz ve amacımız bu. Buna yönelik oldukça geniş faaliyetlerimiz var. Mesela benim en çok üzerine gururlandığım projelerden biri, TÜSİAD ile birlikte gerçekleştirdiğimiz ‘E-Türkiye’ ödülü. On beşinci ödülü verdik bu sene. Bu ödüller özel sektörün bürokrasilere verdiği tek ödül. Bizim için hakikaten büyük gurur kaynağı. Çünkü başta ormanların yapılaşmasına yönelik olmak üzere birçok konuda çok iyi projeler geldi ve ödüllendirdik. Bunun yanı sıra, şu anda Türkiye Girişimcilik Vakfı ile birlikte bir Etki Fonu geliştiriyoruz. Yani yine sürdürülebilirliğe yönelik etkisi olan  girişimcileri desteklemek için bir Fon girişimindeyiz. Bunun yanı sıra bizim Block Chain Türkiye ve AI Türkiye (Türkiye Yapay Zeka İnsiyatifi) diye iki tane platformumuz var. Bu platformlarda hem blok zincirleri, hem de yapay zeka alanındaki son gelişmeleri takip edip bunların Türkiye’de yolunu açmaya çalışıyoruz.  Fakat bunların hepsinin temel bir hedefi Sürdürülebilirlik ve gezegenin iyiliğine yönelik katkıları artırmaya yönelik.

 

En çok da ihtiyacımız olan şeyler. Kesinlikle artmalı. Çok da güzel bir şeyde ön ayak oluyorsunuz. Şimdi iki boyut kaldı aslında konuşmak istediğim. Bir, bu Melek Yatırımcı kısmı. StartUp’lar konusu. Bu ekosistemi nasıl geliştireceğiz? Aslında Türkiye ilgi çeken bir ülke bu anlamda. En son satın almalar, yatırımlar ile ilgili her ne kadar iyi örnekler olsa da, StartUp’lar konusunda gelişmiş bir ekosistemimiz yok malesef. Biz bunun için ne yapmalıyız?

Türkiye’de girişimciler belki az ama çok kaliteli girişimciler var. Önemli olan her ne yapıyorsanız bunu dünya standartları ölçeğinde yapmak. Türkiye pazarını hedefleyebilirsiniz. Türkiye küçük bir pazar. Yani onu da unutmayalım. Girişimcileri yeteri kadar doyurur mu doyurmaz mı? bu, ortaya çıkacak ürün ve servise bakar. Ama genelde Türkiye büyük bir pazar değil. Üstelik alım gücü de gittikçe düşen bir pazar maalesef. Onun için hedefin ben küresel bir bakış açısı içinde veya ülkeyi aşan bir bakış açısı içinde değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum. İçinde girişimcilik olan gençlerin en azından kendilerini bir takım temel bilgiler açısından eğitmeleri gerektiğinin en önemli konu olduğunu düşünüyorum.

Ruhunda Girişimcilik olanlar kendilerini nasıl eğitmeli?

Bir kere nasıl bir iş planı yapılır? Nasıl hazırlanılması gerekir? Önce başkalarının deneyimlerinden nasıl yararlanabiliriz? sorularıyla  başlamalı. Bu konuda da en iyi yardımcı olabilecek olan mentorlardır. Türkiye’de oldukça büyük imkan olduğunu zannediyorum. Yeter ki doğru yerlere müracaat edilebilsin. girişimciliğin, gelişebileceğini düşünüyorum. kendinizi karşılaştırdığımız zaman çok hızlı gelişebilirsiniz ama dünyanın ortalaması sizden daha hızlı gelişiyorsa yavaş gelişiyorsunuz demektir. Yani kendimize bakarak yetinmemeliyiz.

Yetişmiş insan gücümüzü nasıl buluyorsunuz peki?

Gerçekten iyi yetişmiş bir genç gücümüzün olduğunu düşünüyorum. Türkiye eskisine göre daha kötüleşti, ekonomik olarak daha geri düşüyoruz diye bakmanın yanı sıra çok büyük bir potansiyel aynı zamanda. Yani potansiyelimizi iyi değerlendirmenin yöntemlerine bakmamız lazım.

Beyin Göçü diye bir gerçek de var…

Hakikaten hepimizin gerçekten dert ettiği bir konu Beyin göçü. Türkiye’den beyinlerimizi kaybediyoruz. Bu Türkiye için büyük, doğal bir tehlikedir. Ancak, acaba buna biz bir fırsat gözüyle bakabilir miyizi de düşünmemiz gerekir. Çünkü Türkiye’nin yurt dışında da bir beyin potansiyeli var. Beyin gücü var. Bu insanlar, bu gençlerimiz ve yahut yetişkin de olabilir, başarılı insanların bir ayaklarının da Türkiye’de olduğunu unutmayalım. Kendi topraklarında olduğunu unutmayalım. Nasıl yarar sağlayabiliriz? Nasıl ortak projeler geliştirebiliriz? Kendi verimli ekosistemlerinden biz nasıl yarar sağlayabilirize bakmamız lazım. Çünkü, artık iletişim gücü dünyanın en iyi üniversitelerini sizin yanınıza getirebiliyor. Bizim Bilişim Vakfı olarak, Ufuk Akçiğit hoca ile birlikte bu konuda yaptığımız bir proje var. Tahmin ediyorum yıl sonuna doğru daha çok şekillenmiş olacak. O da akademik diasporamızın yurt dışındaki akademisyenlerimizin bir haritasını çıkarmak istiyoruz ve bunu Türkiye’ye sunmak istiyoruz. Bu bize yani dediğim gibi büyük bir fırsat sağlayabilir. Yani biz kendi coğrafi sınırlarımızın içinde kendimizi değerlendirmeyelim. Türkiye salkım saçaklı değil. Gücü yani entelektüel gücü Türkiye’nin dışında da vardır. Yeter ki bunu aktive etmeyi becerebilelim.

Çok güzel bir envanter oluşur. Ne zaman bu proje tamamlanır?

Herhalde 2022 yılının başında tamamlanacak diye düşünüyorum.

E-dönüşümü de biraz konuşalım. Siz holdingin e-dönüşüm sürecini de yürüttünüz.

Yıllar evvel.

Evet yıllar evvel. Ama işte ne doğru bir öngörü. Şimdi herkes, özellikle geleneksel ticaretten sıkılan ya da onun zorluğunu yaşayan, ya da çıkmazını fark eden şirketler, yöneticiler şimdi e-dönüşümün ne kadar kıymetli olduğunun farkında. Ancak temel soru geç kalındı mı kalınmadı mı? Sizce e-dönüşümün olmazsa olmazları nedir? Şirketlere bu anlamda tavsiyeleriniz neler olur?

30 sene öncesine gidiyoruz  Buse hanım, yani şaka maka… :)))

Adını e-dönüşüm koyabilirsiniz, teknolojik dönüşüm koyabilirsiniz, farklı isimler verebilirsiniz, ama ben öncelikle işin teknoloji tarafının ikinci planda kaldığını düşünüyorum. Teknolojiyi para verir alırsınız neticede. Aslındabu bir kültür dönüşümü. Kurucumuz, babam Nejat bey ile o zamanlar bu konuyu çok konuşurduk. Biz bir endüstri kurumuyuz. Endüstri yani üretimle başladık, üretimle devam ettik. Fakat bu güne üretim gözüyle bakmak yetmiyor. Çok daha holistik ve bütünsel bir değerlendirmeyle bakmanız lazım. Kurumların hedefleri vardır. Yani bir yere ulaşmak, gittikçe dinamikleşen bir rekabet ortamında başarı sağlamanız lazım. Buradaki kelimelerin ben çok önemli olduğunu düşünüyorum. ‘Dinamikleşen’… ‘Hızlanan’ üretim.  Bu hızlanan yapıyı ancak doğru teknolojileri uygulayarak yapabilirsin. ‘Gittikçe’ diyorum… Gittikçe de; birden bire bakmışsınız  en son teknolojiyi aldığınızı zannediyorsunuz, aaa birden bire yavaş kaldınız. Öyle bir distructive, öyle bir yenilikçi teknoloji gelişmiştir ki sizi birdenbire yaya bırakmasıyla tehlike altında kalabilirsiniz. Onun için çok esnek düşünmeyi, değişimi içselleştirmeyi becerebilen kadroların, bu bahsettiğim kültürün içinde en önemlisi olduğunu düşünüyorum. Yani onun için kültür diyorum. Teknoloji değil. bunun içini makinelerle, işte bilgisayarlarla, programlarla doldurursunuz. Yetmedi başkasını alırsınız doldurursunuz. Ama üretimden müşteriye ve yahut kullanıcıya kadar geçen yolun en sağlıklı, en hızlı, en kaliteli, en ucuz ve yahut bunların en optimum bir şekilde birleşmiş vaziyette ortaya çıkartmak ancak birlikte çalıştığınız arkadaşların kafa yapısıyla mümkün olur. Bu bir birlikte çalışmalarıyla mümkün olur. Kültür demek istediğim o. Ondan sonra bunun altını doldurursunuz. Yani zihin açıklığı ve geleceğe yaklaşım esnekliği bu kültürün en önemli parçası. Bunu da yetenekli kadrolaşmalarla yapabileceğinize inanıyorum.

Otuz yıl önce bu dönüşümü öngörmüş, uygulamaya koymuş, o kültüre sahip olmuşsanız, şimdi hangi aşamadasınız? 30 yıl önceden ne farklılaştı?

30 yıl evvel çalıştığım zaman benden büyük yönetici arkadaşlarla çalışıyordum. Yani yerleşmiş, kemikleşmiş, fikirleri olan, alışkanlıkları olan insanlarla çalışıyordunuz. Benim çok büyük bir dezavantajım vardı. Kelimenin tam anlamıyla yeni yetme bir ukala olarak adlandırılıyordunuz. Okuldan yeni gelmiş, bize mi iş öğretecek, diye bakan abilerimiz, ablalarımıza kızıyorduk. Aslında kendileri de haklılardı, çünkü onların sistemi iyi, doğru işliyordu. Bu gün öyle değil. Artık yönetici arkadaşlarımız da şunu biliyorlar ki gençler kendi bohçalarıyla geliyor, hem de kendi genç güçlü bohçalarıyla geliyorlar. Hepimiz bizlerden genç arkadaşları kendimize mentor olarak tutuyoruz. O zamanlar bu yoktu.

Geleceği nasıl görüyorsunuz?

Bu soruyu iki sene evvel bana sormuş olsaydınız belki başka türlü cevap verirdim. Bu gün çok daha başka türlü bakıyorum konuya. Pandeminin çok doğru bir zamanda çok önemli bir ders verdiğini düşünüyorum. Daha doğrusu ders vermesi gerektiğini düşünüyorum. Genelde birçok temel alışkanlıklarımızı sarstığına inanıyorum. Yani teknoloji teknoloji diye bahsediyoruz, bir zamanlar hani yapılsa ne kadar iyi olur, ama şimdi ne lüzum var ortalığı bulandırmaya diye baktığımız konuların birdenbire ne kadar gerekli olduğunu anladık. Gerekli çalışma ortamlarının illa ki coğrafi, fiziki kısıtlamalara, hatta ülkesel kısıtlamalara bağlı olamayacağını gördük. Bu eminim ki yeni iş modelleri yaratacak. Onun için yine aynı noktaya geliyorum, antenler her dakika açık olmalı. Her dakika…

Birazda iç dünyanıza yolculuk yapalım. Jazz müziği tutkunuz, radyo programcılığı geçmişiniz, zirveleri seviyorsunuz, tırmanıyorsunuz. Sporcu bir tarafınız var. Jazz müziğine olan ilginiz  nasıl başladı? Radyoculuğa nasıl adım atınız?

 

Liseden itibaren kendimi çok şanslı addediyorum doğrusu, rock müziğine çok meraklıydım. Üniversite yıllarına doğru gittikçe rock müziği ile birlikte Jazz müziğine sarmaya başladım, çünkü ikisinin çok ortak noktaları vardı. Aşağı yukarı 50 senelik bir meraktan bahsedebiliriz. İyi bir birikim oldu, onu da Açık Radyo’da paylaşmak istedim 2000’li yılların başında haftada bir saatlik bir jazz programım vardı. 2013 yılında mı ne tamamen bıraktım.

Bir çok şeyi hayatınızda gerçekleştiriyorsunuz, gerçekleştirmişsiniz, ama yapmak isteyip de henüz yapmadığınız, içinizde kalan bir şey var mı diye sorsam size.?

Ooo çok var gittikçe de artıyor. Bir kere dünyada daha dolaşacak çok yer olduğunu düşünüyorum. İçimde hala bir takım şeyler yazma arzusu var, kitap yazma arzusu. Çünkü söyleyecek şeylerim olduğunu düşünüyorum, inanıyorum. Ama buna karşı görmek istediğim şeyler de var. Artık hepsine yetişebilme imkanı yok. Yine antenlere geliyorum. Yani antenleri açık tuttuğun zaman yapmak istediğin şeyler de artıyor, azalmıyor.