DOĞAN CÜCELOĞLU

Buraya tüm sayfalarda çıkacak size özel slogan veya tamamlayıcı bir yazı alanı

 

 

Hayata dokunan ve dokunduğunda iz bırakan kişiler vardır. İletişim psikolojisi uzmanı Doğan Cüceloğlu gibi. Kendi iç dünyasının kapılarını sonuna kadar açtığı yeni kitabında ‘Kendini keşfetmeye, zorluklarla başa çıkmaya Var mısın? diye soruyor.  Hayatın zorlu yollarında ilişkileri kurar ve yönetirken ‘Ben olmak’yerine nasıl Biz olunur’ onu anlatıyor. Doğan cüceloğlu ile hayata dair çok özel bir söyleşi gerçekleştirdik. Güçlü bir yaşam için ona kulak verin.  

 

 

Yeni kitabınızla ilgili sorularım var ama önce biraz eskiye gitmek istiyorum. Ortaokulda okurken ‘Savaşçı’ ile tanıştım.  Beni çok etkileyen kitaplarınızdan biridir. Hayat herkes için bir mücadele ama  herkes savaşçı olabilir mi?

Yetiştiğimiz kültür sonuca, davranışa çok önem veriyor.  Savaşçı da ise niyetin saflığı,  kişinin niyetini keşfetmesi meselesi çok çok önemli. Kitaptaki, Kızılderili bilge kişi Dan Huan ne diyordu: ‘savaşçının gücü, niyetinin saflığındadır.’ Hakikaten niyetinin saflığını keşfetmiş bir insan müthiş bir potansiyel. Korona virüs gibi başlar ve ondan sonra etkisi dalga dalga yayılır.

Yeni kitabınız  ‘Kendini keşfetmeye var mısın?  da niyetin saflığından bahsediyorsunuz.  Zaman insanın aleyhine işler derler. Niyetin saflığı da, zaman geçtikçe, yaş ilerledikçe kayboluyor mu?  

Niyetin saflığı kökleri beslenmemişse ve iyi anlaşılmamışsa kesinlikle kaybolur, özellikle o gencin, yolculuk yapan kişinin sohbet içinde olabileceği rehber kişiler yoksa çevresinde yalnızlığa boğulmaya başlamışsa çok kolay kaybolması. Ancak öyle bir şey ki bu, bir kere girdikten sonra o mutsuz anlarında neyi kaybettiğinin farkında mısın? diye gelir, sana söyler. Rüyalarında söyler.

 

Niyetin saflığını nasıl keşefeder insan?

Çocuk doğduğu zaman farkındalık yolculuğuna başlıyor. Güvende miyim? kabul ediliyor muyum? seviliyor muyum?’ tüm bunların farkında. Bunu bulursa diyor ki; ‘Tamam, yolumuz açık, yolculuğa devam. Güvende değilse, sevilmiyorsa, iç beyin   diyor ki; Sende bir bozukluk var, kabul edilmiyorsun, sevilmiyorsun.! O zaman iç beyin hayatta nasıl kalabilirim? diye yorum yapıyor. ‘Ebeveynimin istediği gibi olmam lazım, annemin istediği gibi olmam lazım, babamın istediği gibi olmam lazım, öğretmenimin istediği gibi olmam lazım, komşularımızın istediği gibi olmam lazım’ diyor.  Ancak ergenlikte yeter be! diye bir taraf ortaya çıkmaya başlıyor. O zaman da kıyametler kopuyor, ne oldu bu çocuğa diye  bütün toplum onun üzerine yüklenebiliyor.

 

Niyetin saflığı sevgiden geliyor o zaman?

Anadolu kültüründe, bizim tasavvuf geleneğinde Yunus Emre, Mevlana söylemiş sevginin gücünü… Sadece sev… İlişkide altı boyut var. Sen varsın, umurumdasın, seni olduğun gibi kabul ediyorum, sen teksin, o tekil içinde benim için değerlisin, sen güvenilecek bir potansiyele sahipsin, emek ve zaman vermeye değersin, seviyorum seni, sana saygım var. bu altı boyut muazzam önemli.  Bir çocuk bunlarla beslendiği zaman, (ben buna ilişkinin gıdaları diyorum ) olabileceğinin en iyisi olma yolunda gelişmeye başlıyor.

Bir de güven dediniz… Güvenme duygusu doğuştan başlıyor söylediğinize göre. O zaman sevgiden önce mi geliyor güven?

Bence güven en başta geliyor. Nasıl ki bedeninizin oksijene ihtiyacı var. Oksijen aldıktan sonra hemen diğerleri başlıyor. Güven olmadan, biz sevgi ihtiyacının bile farkına varamayız. İnsanın ‘önce bir var oluşunu  garanti altına alman lazım durumu’ var.

 

 

Nasıl bir güvenden bahsediyorsunuz. İnsan herşeyden emin olabilir mi güvende olduğunu nasıl hisseder?

Güvenin de düzeyleri var. İnsan biyolojik bir yaratık. Biyolojik güvenden bahsedebilirsin. İnsan duygusal bir yaratık. Duygusal güvenden bahsedebilirsin. İnsan zihinsel yani aklı olan bir yaratık. Akıl güveninden bahsedebilirsin. İnsan ilişkiler içerisinde var olan bir yaratık. İlişki güveninden bahsedebilirsin. Bir de insan inançları olan, değerleri olan bir yaratık. Böylelikle,  inanç güveninden bahsedebilirsin. Bunların hepsi birbiri içine geçmiş vaziyette.

Peki takdir edilme, beğenilme, tam karşısında karşısında da ise  suçluluk ve değersizlik hissi.  Neden  önemsiyoruz bu duyguları?  Dengeleyebilir miyiz?

Savaşçı bunu dengeleyebilir. 😊 yetişilen ortama bağlı bu aslında. Hep bahsettiğim iki tür kültür var. Denetim odaklı korku kültüründe; çocuk küçüklükten ‘sen benim değer verdiğim kadar değerlisin, benim farkına vardığım kadar varsın, emek ve zaman vermeye değer görüyorsam demek ki sevileceksin, değilsen onu ben bilirim.’ şeklinde bir ‘tanıklık’ sisteminde yetişiyor. Bu yüzden yedi yaşına kadar, bu benim denetim odaklı korku kültürü dediğim ailenin içinde yetişen çocuk; ‘ben kimim? değerli miyim? sevilmeye layık mıyım? sorularının cevaplarını gözlerden anlamaya çalışıyor. Ancak sevginin hakim olduğu gelişim odaklı değerler kültürü dediğim ortamda, ana baba çocuğa öyle bir yolculuk yaptırıyor ki, verdikleri mesaj ‘Unutma sen hep kendinle berabersin.  Sen kendi gözünde kendine hesap veren birisin aslında. Bilsen de bilmesen de sürekli sen kendinle berabersin. Onun için sen kendi tanıklığını keşfet.

Kendi değerini kendi biçmeli o halde insan?

Hep bahsettiğim altı boyut önemli. kendi gözünde var mısın? Evet varım. Peki sen kendi gözünde kendini olduğun gibi kabul ediyor musun? Ediyorum… Ama çok güzel değilsin… olsun… ama ben kendimim. Benim gibi bir tane daha yok. Peki sen değerli misin? Evet. Dedim ya benim gibi bir tane daha yok. Demek ki yaratanın bir bildiği var. Beni de böyle yaratmış. Peki sen kendi potansiyeline güveniyor musun? Evet… bazı alanlar var; ben üç kere beş kere yaptığım zaman en iyisini yapıyorum. Bazı alanlar var; otuz kere yapmam lazım ama kafaya koyarsam şu veya bu şekilde yapabilirim. Peki sen emek ve zaman vermeye değer misin kendi gözünde? Tabi değerim. Ben olabileceğimin en iyisi olma yolunda kendime zaman ayırırım. Ben insan olarak yaratılmışım, olabileceğim en iyi insan olmak benim görevim. Peki sen kendine saygın var mı? Var. Ama benim hayatımın anlamını bulmam için ben içimdeki ekibi keşfedip o ekibin sorumluluğunu almam lazım. İşte böyle bir yol izlendildiğinde bambaşka bir insan olursun. Güvenilir bir insan olursun.

 

SPOT: ‘KENDİSİNİN KENDİSİ OLARAK VAR OLDUĞUNU BİLEN KİŞİ HAYATINI YAŞIYOR DEMEKTİR.’

 

Kendimizle bu muhasebeyi yapmak önemli ama karşı tarafın da sizi Güvenilir insan olarak kabul etmesi gerekmez mi?

26 yaşında, Amerika’da doktora yaptığımda ilk doktora programının sınavına girdim. Profesör geldi kağıtları dağıttı. ‘Arkadaşlar okuyun, bir sorunuz var mı?’ dedi. Herkes okudu, soranlar oldu. Cevapladı. Başka sorusu olan var mı dedi. Yok… Peki arkadaşlar. iyi çalışmalar. ben 242 numaralı odadayım, bitirdiğiniz zaman geçerken kağıdınızı odaya bırakın dedi. Adam çekti gitti. Yahu sınavdayız. Sağıma baktım, soluma baktım herkes normal karşılamış, ben ise şaşırmıştım. Akşam birlikte kaldığım Amerikalı arkadaşıma şaşırdığımı söyledim. Niye şaşırdın? Sınavda mı kalmalıydı hoca? Sen doktora öğrencisisin. Ayıp!’ dedi. Şaşırdım kaldım. Bunu 26 yaşına gelinceye kadar ben kendi ülkemde yaşamadım. Ben kendi ülkemde ne ailemde, ne okulda, ne işyerinde hiçbir zaman güvenilir, dürüst bir insan olarak kabul edilmedim. Kimse de bilmiyordu bunun böyle olduğunu. Böyle bir insan olunca polise ihtiyaç yok, o doğru olanı yapar, çünkü bilir ki uzun vadede kendisinin kendisi olarak var olması, hayatını yaşamak demektir. Ve bu en kutsal varoluş yolculuğudur, işte Savaşçı bunun farkındadır. Onun için hiçbir pahaya satmaz bunu.

 

 

Bu kadar kendi odaklı olan insan aşırı özgüven  ile birlikte bencilliğe kapılmaz mı?

Bir kişinin  bencil insan olması tesadüfen değil, bir sonuçtur. Bencil insanlara öfke ile değil, anlamak için yaklaşmalıyız.

 

Çaba sarfedin diyorsunuz ama zaman kaybı değil mi? Bencil insan değişir mi?

Bencil insan hasta insandır. Bencil insan mutsuz insandır. Bencil insan kapanmış katı insandır. Onun çocukluğuna gittiğin zaman, birazcak öğrenmeye başladığın zaman, çocukluğunda çektiği acıyı, ne zaman kapandı, ne zaman bencil oldu, ne zaman onu çok acıttılar ve içine kapandı? Bunları gördüğün zaman dersin ki; canııım vay vay vay vay vaaaaay. Onun için çok sabırlı olacaksın mesela ben şükür duygusu içerisinde merhaba derim böyle insanlara  ama benim de önceliklerim var tabii. Yani biri gelip benim beş –  altı ay bütün enerjimi sömürebilir. Fakat bu altı ay içerisinde ben bir kitap da  yazabilirim. benim geleceğimle, ülkemin geleceği, topluma vereceğim gelecekle ilgili hangi seçenek daha verimli Bakmam lazım. Onun için önceliği seçmek gerekir.

Sistem de bencil olmaya mı itiyor insanları?

Kapitalist sistem, para kazanmak istiyor. Sistem için var oluş sebebin senden para kazanmak.   Senden para kazanmak için seni ikna etmesi lazım. Ne için ikna etmesi lazım? İşte benim istediğim şekilde para harcarsan daha mutlu olacaksın, daha güçlü olacaksın, hayatın daha anlamlı olacak, şeklinde bir nevi imaj satıyor. Böylelikle şunu farkına varıyorsun ki ben cebimdeki para kadar mutlu olabilirim. Mevki, makam kadar mutlu olabilirim. Sahip olduğum şeyler kadar mutlu olabilirim. Ondan dolayı yöneliyorsun buna. Çoğu kere sonlara doğru jeton düşüyor, anlıyorsun. O zaman da nefesin tükenmek üzere oluyor… Eğer uyanabilirsen… O kadar çok öykü var ki bu konuda.

Kişi nasıl kurtulabilir narsizm pençesinden?

Sen- ben olarak yoluna devam ettiği zaman insan, ‘bizi’ eksik bırakırsa, eziklik, boşluk, anlamsızlık gibi duygularının farkına varıyor ve Yalnızsın diyor. Yalnızsın. Bu mu istediğin? Bu mu yolculuk? Bu mu gideceğin hedef? Şöyle bir düşünüyor… ve o zaman ‘bize’ döndüğü zaman narsizm hastalığından kurtuluyorsun.

 

Yalnızlığı kim ister ki… Nasıl başlar ilişki?

İki insan birbirinin farkına vardığında mesaj alışverişi başlar. Duyarlı olduğun zaman bunu hemen hissetmeye başlarsın. İlişki, eğer sık sık aynı ortamlarda bulunuyorsanız, başlar. Örneğin, Karı-koca ilişkisi, Öğretmen-öğrenci ilişkisi. Aynı ortamda çalıştığınız zaman çalışanların arasında, yöneticiler arasında ilişki var.  Hayatın da anlamı bu.

 

Benci ortamda ‘biz’ oluşur mu?

Denetim odaklı korku kültüründe yetişen birisi neyin özlemini çekiyor? Güçlü olmanın özlemini çekiyor. Çünkü hep güçlü olanlar ona şöyle yap, böyle giyin, şöyle gül, böyle yaz demişler. İçinde bir özlem var. Ne diyor..  ‘benim de bir gün sıram gelecek!’. Baba çağırıyor oğlunu diyor ki; oğlum bak evleniyorsun, çok şükür muradını göreceğim. bana babam söyledi ben de sana söylüyorum, ilk gece karının gözünü korkut. Kadına ne diyoruz? Kız, erkek kısmı kadir kıymet bilmeeez. Ayağına sen bas kız… ayağına sen bas nikahta. Kadının fendi erkeği yendi!  Böylelikle birbirini denetleme üzerine bir ilişki kuruluyor. Ben bilicinde olan ‘ben’, ‘sen ilişkisi’ kurmak istiyor. Ancak Savaşçı yolculuğunda gittikçe şunun farkına varıyor, benim yaşamımın anlamı, benim sahip olduğum sorumluluklardan geliyor. Ve böyle olunca sen sorumluluğunu keşfetmeye başlıyorsun. Verilen sorumluluklar değil! Aldığın sorumluluklar oluyor bunlar. Sana verilen sorumluluklar değil. Mevki makamdan gelen değil. Gönlünden farkına varıp kendine biçtiğin sorumluluklarla ekibini keşfediyorsun.  Vay benim şunu yapmam lazım. O sırada biz oluşuyor.

 

 

 

Peki insan yaşlandıkça olgun iyi insan olur mu?

Yaşlandıkça mendeburlaşanlar var. Yaşlandıkça nur yüzlü olanlar var. Mütevazileşen… Şükür duygusu içerisinde olan müthiş güzel ve bunların belki makamla alakası yok. Ama genellikle bizdeki eğitim sistemi, bizdeki yaşamın döngüsü mendeburlaşanların sayısını çoğaltıyor. İşte benim de kendime biçtiğim bir fonksiyon, farkına vardırıp şükür duyanların sayısını çoğaltmak. Ve özellikle ergenlik yaşına bir mesaj vermek.

 

Birilerinin hayatına dokunmak çok güzel bir duygu. Siz bunu çok güzel başarıyorsunuz.

Ben, ben olduğum zaman kendiliğinden oluyor. Yani kuşun bize dokunması için başka bir şey olmasına gerek yok kuş olsun yeter. Çocuk kendisi olduğu için çok güzel çekici.

Almadan vermek Allah’a mahsus derler. Karşılığı olmalı mı verilenlerin?

Haa işte mesele orada. Verirken sonuç vurgulu olursan kesinlikle o tuzağa düşersin. Verirken süreç vurgulu olacaksın. Yapabileceğinin en iyisini yapıp, hiçbir sonuç beklemeden onun yolculuğuna özgürlük verdin mi? Sana veriyorum ama sen şöyle olacaksın, tamam mı? Beni seveceksin, takdir edeceksin, Kıymetimi biiiil! gibi verirsen, karşıdaki de böyle hisseder.  Eskiler ‘Allah rızası için yap!’  diyorlar ya, işte bu. Allah rızası için yaptığında, evrenin iyiliği için yapıyorsun. On yaşındayken annem öldü, sonra babam evlendi. ben kuşlara taş atıyordum. Analığım, ‘oğlum vurma’ dedi. Kadına da gıcığım… Sanki anamın yerine gelmiş gibi… ‘Ne var! Sadece kuş’ dedim. Silifke konuşması, şivesiyle. Yavruuum dedi… Canın büyüğü küçüğü olur mu, Allah her birine bir can vermiş, yavrum vurma dedi. Günah.

SPOT: KİŞİNİN ALDIĞI SORUMLULUKLARDIR YAŞAMIN ANLAMI.  BÜYÜK RESİMDE NEREDEYSEN ONA GÖRE SORUMLULUK ALIYORSUN

 

 

Duygusal olmak kötü mü?

Duygular bize yaşamın gönderdiği elçiler. Bıkmadan 24 saat elçiliğini yapıyor. Hatta uykularımıza dahi rüya kılığında gelip elçiliğini yapıyor. Duygularımızla sohbet etmeyi bir öğrenebilsek,  kendi tanıklığını keşfetmiş olur insan.

Duygularından insan kendine nasıl ulaşır?

Üniversite, lise öğrencilerine konuşurken hep diyorum ki günde en azından on beş, yirmi dakika kendinize ayırın. Bir defteriniz olsun, şu soruyu sorun, bu gün en temel duygularım neydi? diye. Bunu kimse bilmeyecek, siz bileceksiniz. Yazın… Ondan sonra şu soruyu sorun: Merhaba… nerden geldin? Ne demek istiyorsun bana. Hemen cevabını bulamazsın biraz üzerine düşünün. Onun sana demek istediği bir şey var aslında. Duygular tek olarak gelmez, katmer katmer gelir. Bir hüzün gelir, bakarsın altında öfke vardır, öfkenin altında sevgi vardır, sevginin altında pişmanlık vardır. Çok karmaşıktır yani. Ve acele etmezsen, anlamaya çalışırsan, merhaba diye sohbet edersen başka hiçbir okula ihtiyacın yok. Duygular insan olman için, muazzam bir yolculuğa çıkarır seni. Ve yavaş yavaş yavaş sen kendi inanç sistemine doğru girersin.

 

Duygular kafa karışıklığiına yol açmaz mı peki?

Ben liseden itibaren ateist oldum, böyle kavgalarım oldu içimde. Akıl zeminli olmak istedim. sonra hayatımda öyle şeyler oldu ki… Çocuklarımdan 4 yıl ayrı kaldım ve intiharın eşiğine geldim, ondan sonra sessiz kalmayı, içime dönmeyi ve meditasyon yapmayı öğrendim. Meditasyon grubuyla Ankara’da Kızılcahamam’da ormana gittik, Gurup halinde meditasyon yapıyoruz. Gözlerimi kapattım. Ormanın sesini, kuşların sesini duyuyorum. Bir ara ağzımdan şu çıktı:  ‘Allah’ım seni özledim!’    Gözümü açtım içime bir huzur yerleşti.

SPOT: ‘İNANÇ KİMSEYE EMPOZE EDİLECEK BİRŞEY DEĞİL. KİŞİ KENDİ İNANCINI KEŞFEDİP İNŞA ETMELİ.’

 

Kendinize kızdınız mı?

Niye böyle daha önce olmadım diye öfkelenmedim. O yolculuk devam ediyor. Kendi inancım içerisinde olma meselesi çok önemli, inanç kimseye empoze edilecek bir şey değil. Korku zeminli olduğu zaman cehennemde yanmayayım diye, inanırmış gibi yaparsın, ama her türlü dalavereyi çevirirsin. Benim hoşuma giden şu; bizim Anadolu kültüründe özellikle dediğim gibi halk kültüründe, halk türkülerinde, deyişlerinde, yaşayış tarzında bu bilinç var, yani canın büyüğü küçüğü olur mu? Yavrum Allah her birine can vermiş, sözü. Çok önemli.  Kişi kendi inancını keşfedip inşa etmeli.

 

Sizin ebeveynlik ve aile ile ilgili çok önemli tespitleriniz de var. Annelik içgüdüsel, babalık öğrenilen bir şeydir. Bu doğru mu gerçekten?

Annede  biyolojik değişiklikler olurken babada hiçbir biyolojik zemin yok.  Sadece sosyal ortamdan dolayı, kendini babalığa hazırlaması durumu olabilir. O da kişinin ne kadar olgun olduğuna bağlı. Yani kendinin farkına varmış mı? Yaşam dansının farkına varmış mı? Ailenin biz olduğunun farkına varmış mı? Çocuk doğduğu zaman ekibe gelecek olan sorumluluğun daha önce farkına varmış mı? Biliyor mu beklentisel olarak?  Bunun sorumluluğunu alan birisi olmuş mu? Geçmişinde, ne gibi örnekler görmüş, meselesi var. Eğer bir kişi sağlıklıysa ve açıksa o çocuğu kucağına alıp ilk defa baktığı zaman, bir daha aynı insan olamıyor. Babalık,  hazır oluş meselesi. Babanın baba olmasıyla ilgili önünde bayağı şeyler var, tökezlemeler var, kendisinin aşması gereken zorluklar var. Çocukluğundan gelen zorluklar var, kültürden gelen zorluklar var.

SPOT: BABA OLMAKTAN KORKUYORUZ. BABALIK YAPMAYA YÖNELİYORUZ. BABALIK YAPMAYLA BABA OLMA ARASINDA ÇOK BÜYÜK FARK VAR.

Ne gibi zorluklar?

Malatya’da üç çocukları olan adam: ‘Eşim hamile onun elinde bir çocuk var. Bebeği de ben kucağıma aldım, gidiyorduk’ diyor. karşıdan amcam geliyordu. kendisi de nüfus müdürüydü o zaman. Amcam, ‘utan ulan utan! karıya mı yaranmaya çalışıyorsun, bırak o çocuğu demiş!! Yani düşünün ki bu, bu otuz yıl önce filan oluyor. Türkiye Cumhuriyetinde oluyor ve  halen devam ediyor bu.    Baba olmaktan korkuyoruz. O bakımdan çoğumuz babalık yapmaya yöneliyoruz. Babalık yapmayla baba olma arasında çok büyük fark var.

 

Bu konuda feodal baskı hala var mı ?

Geçen yıl, bir müftü arkadaş anlattı. Babası sarhoşmuş, içkili içkili gelir bağırır çağırırmış. bir gün Ortaokul ikiden üçe geçmiş, kapıda babasıyla karşılaşmışlar, içkiliymiş. ‘Bana baktı. Elini attı omuzuma attı. Naber ulan! Dedi. Hayatımın en güzel günüydü diyor adam. Manyak mısın diyorsun, fakat onun için ne kadar önemli bir anı. İyi insanlarız ama bazen bu iyiliğimizi tam gösteremiyoruz. Türk çocuklarının babalarına ihtiyacı var. Onun için burdan Diyanet İşlerine de ben çağrıda bulunuyorum. Cuma günleri çok güzel bir fırsat vermiş kültürümüz. Milyonlarca Türk erkeği namaz için camiye gidiyor. Burada anlatalım baba olmanın ne kadar önemli olduğunu ne kadar sevap olduğunu.

 

Son dönemde boşanmalar da çok artıyor. Kadın isterse evlilik devam eder yaklaşımı doğru mu?

Eğer erkek ben bilincindeyse, kadın biz bilincindeyse şöyle bir bakıyor, bunun içerisinde biz potansiyeli var, yeşertebilir miyim acaba, diye. Orda kadının bilgeliği ve yönetimi devreye giriyor. İlişkinin potansiyeline bakıyor. İlişkinin potansiyelini hissediyor ki bu iyi bir insan aslında ama biz olmaya fırsat bulamamış. Kadın, bu şekilde ilişki kurmaya başladığında, adamın içindeki o insan olma yönünü beslemeye başlıyor ve sohbet getiriyor yaşama. Şöyle yaptın, böyle yaptın ama çok üzüldüm, beni kırdı bu, biliyorum o sen değilsin. Ama bizim yolculuğumuz var diyor. Karşıdaki de  insan oğluysa yavaş yavaş formunu alıyor, orada biz oluşmaya başlıyor. Bu uyum nasıl olacak, meselesi. Ancak, bazı evlilikler var ki; lağım gibi pis kokuyor. Bunun içinde bir de çocuk yetiştirmeye çalışılıyor. Ne yapıyım çocuklar için boşanmadım diyor kadın. Bu hiç kimseye faydalı değil.

Potansiyel dediniz.  ilişkinin potansiyelini bulmak ne demek?

Bir tohumu düşünün. Örneğin, meşe palamudunu. Bu meşe palamudunun içinde gür bir meşe ağacı var. Ortamını bulursa eğer bu gür meşe ağacı çıkacak ve buradan tüm Türkiye’yi meşe ormanına boğacak.  Ortamını bulamazsa eğer yavaş yavaş kaybolup gidecek çürüyecek. O bakımdan ilişkinin potansiyeline bakmak lazım. Barış içinde, kavga etmeden, anlaşmalarla özgürlüğü seçip, sağlıklı bir ortam içerisinde olmaya özen göstermek lazım.

SPOT: KADIN YÜKSELDİKÇE MESLEĞİNDE, PARA KAZANDIKÇA EVLENME ŞANSI AZALIYOR.

Eğitimli, mesleğini eline almış kadınlar evlilikte daha mı güçlü oluyor?

Kadın yükseldikçe mesleğinde, para kazandıkça evlenme şansı azalıyor. Eğer kadın da ‘ben’ bilincindeyse o zaman savaş başlıyor. ‘Sen erkeksen, ben de kadınım, ne var, diyor. Ne var? Paraysa para kazanıyorum. Meslekse meslek. Akılsa akıl. Boşanma durumu oluşuyor.

 

Hangi durumlarda evlilik kesinlikle bitmeli sizce?

İnsan olarak hiç umursanmıyorsanuz. Seni olduğun gibi kabul etmiyor, sürekli yargılıyorsa. Seni evrendeki tekliğin içerisinde kabul etmiyorsa, değer vermiyorsa, değersiz görüyorsa, senin potansiyeline güvenmiyorsa, senin gelişimin onun umurunda değilse, sadece sonuçlara bakıyorsa ve emek ve zaman vermeye seni değer görmüyorsa, saygısı yoksa, sorumluluk almıyorsa. Bunların ara sıra değil, sistematik şekilde devam etmesi önemli.

 

Bir erkek ile bir kadın evlenince karı-koca, çocuk olduğunda aile olur derler. Sizce Aile nasıl olunur ve korunur?

Ailede devam eden sohbetin olması meselesi çok önemli. Onun için ben sık sık mutlaka haftada bir aile toplantısı yaparım. Ailede ilk başta başladığınız zaman bu ailenin temel değerleri nedir konusunda bir gözden geçirme yapın. Benim önerdiğim 8 tane değer var. O değerleri çocuklarla tartışın kafalarına yatıyor mu yatmıyor mu?

Nedir bu değerler?

  1. Merak etmek bir özgürlük olarak, değer olarak bizim ailede yaşasın mı? Merak ettiğini çocuk sorabilsin mi? Bence çok önemli. Çok önemli. Yani merak eden yaratıklar olarak yaratılmışız.
  2. Hakkaniyet önemli mi? Biz hakkı olanın hakkını vermek durumunda olmalı mıyız? Yoksa keyfi mi olalım?
  3. Dürüstlük önemli mi bizim ailede? Yoksa dürüst olmamayı kabul eder miyiz? Yani anne de dürüst olacak baba da dürüst olacak, büyük de dürüst olacak küçük de dürüst olacak. Önemli mi yoksa yalan söylemek okey mi? Bunun tartışmasını yapalım.
  4. Sorumluluk önemli mi bizim ailede? Sorumluluk üzerinde duralım.
  5. Halden anlamak önemli mi bizim ailede?
  6. İş birliği bizim için önemli mi?
  7. Saygı önemli mi?
  8. Sevgi önemli mi?

Akşam yatmadan önce haydi toplanalım bir günümüz nasıl geçti? Neleri iyi yaptık? Neleri daha iyi yapabiliriz? Konuşalım. Sohbet devam ettiği sürece o sizin aşınız. Emniyetiniz. Yeterki sohbet durmasın, yeter ki siz o değerleri kendiniz yaşayın. Ve böylelikle bence çok tatlı bir yolculuk olur.

 

SPOT: İYİ İNSAN İÇİN NİYET ÖNEMLİDİR

En zor kısma geldiniz. İyi insan olmak… bir tarifi var mı?

İyi insan; bir kere niyetin çok önemli olduğunu keşfetmiştir. Onun için karşıdakinin giyinişine, bakışına, konuşmasına, şivesine bakmaz. Karşımdakinin niyeti ne, onu görebilen insandır. İyi insan kendisi için doğru ve yanlış olanın ne olduğunun bilincine varmıştır. Böylelikle utanmadan kendi yüzüne, kendi gözüne bakar aynada, Ve iyi insan şunu farkına varmıştır, benim kendime yardım edebilmem için şu anda ilişki içinde olduğum ekibin bir parçası olduğum insana merhaba, sana nasıl yardımcı olabilirim, demem lazım.  Çünkü uzun vadede bu mutlaka benim de güçlenmem demektir.

 

Buse Biçer Akbaş / Doğan Cüceloğlu