AVİ ALKAŞ

Buraya tüm sayfalarda çıkacak size özel slogan veya tamamlayıcı bir yazı alanı

 

JLL Türkiye Ofis Başkanı Avi Alkaş.. Alışveriş merkezleri deyince akla gelen ilk isimlerden. İstanbul’un en bilinen AVM’lerinde onun imzası var. Başarılarının yanında manevi yönü kuvvetli biri. Yaşam Felsefesini “vermek” üzerine kurmuş ve “yaşama nedenim bu” diyor. Avi Alkaş ile başarısının arkasındaki etkenleri, hedeflerini, projelerini ve  AVM yatırımlarının geleceğini konuştuk.

 

 

 

İlginç bir hayat hikayeniz var, Eminönü’nde Kürkçü Han’da başlamışsınız çalışma hayatınıza.  Ne kattı size?

Kendine yetebilme. Hayata biraz erken atıldım. 13 yaşında para kazanmaya başladım. Herhalde kendi kazandığı parayı harcaması kadar insana büyük mutluluk veren çok az şey vardır. Ben, kendi kendinize yetmenin, kendi kendiniz için karar verebilmenin daha genç yaşlarda edinilmesini çok önemsiyorum. Hatta bu nedenle rahmetli oğlum Alp Alkaş’ı da liseyi bitirdiği gün hemen işe almıştım.

13 yaş bunları anlamak ve yaşamak için çok küçük bir yaş değil mi?

13 yaşın gerekçesini şöyle söyleyeyim. Aile imkanlarım kıttı. Babam bir iplik komisyoncusuydu, dükkanı olmayan seyyar çalışandı. Türkiye henüz daha tekstil sanayiinde gelişme göstermemişken iplik ithalatçılarının ürünlerini kullanıcılara pazarlayan bir konumdaydı. Ben, maalesef Lise 2’de Robert Kolejinde okurken sınıfta kaldım. Babama karşı, o kadar utanmış, o kadar sıkılmış, o kadar üzülmüştüm ki, ertesi sene tekrarlayan okul ücretini kendi kazandığım parayla ödemiştim. O zaman da Robert Koleji en pahalı okullardan biriydi. Burslu değildim. Dolayısıyla da biraz haytalık etmiştim. Belki, ergenliğe geçişin çalkantısından etkilenmiştim. Babama yük olmamak için o seneki okul ücretini verdiğim derslerle, ödedim.

Başarınız biraz aile mirası o zaman…

Ben bir Türk Yahudisi oğluyum. Annem maalesef ilkokul mezunu bile değildi. Çünkü, II. Dünya Savaşı esnasında, Trakya olayları olduğu zaman, hükümet, çok akılcı ve sağlıklı bir kararla, sınıra dayanmış Almanlara, Nazilere karşı, Trakya’da yaşayan tüm Türk Yahudilerini İstanbul’a çekti. Annemler de sekiz kardeşti, Tekirdağ Çorlu’da akrabalarının yanına geldi. Babam da sadece ilkokul mezunu. Bursa’dan gelmişler. Dolayısıyla, ben bir Trakya-Anadolu Asya-Avrupa melezi olmakla da övünüyorum. Bu kişiliğimdeki farklı kültürleri kaynaştırabilme, almış olduğum eğitimlerin de katkısıyla, çalışma yaşamındaki farklı kültürlerle temaslarımla bana çok güzel ivmeler kazandırdı.

Tam bir sentez olmuşsunuz. Koşullar  size empati yeteneği kazandırmış diyebilir miyiz?

Benim almış olduğum temel dinsel eğitimdeki ana öğe “benzerini kendin gibi sev, kendin kadar sev.” Yani, karşımdakinin de benim gibi olduğunu anlayarak, o saygıyı göstererek, o anlayışla yaklaştığımız zaman ilişkilerimin çok daha yumuşak, sıcak ve olumlu sonuçlara gittiğini gözlemledim. Dolayısıyla benzerini kendin gibi sev öğretisi yaşamımın önemli bir parçası.

Biraz daha açar mısınız? Ne demek kendin gibi sev…?

Bir hikaye şudur; Rivayet olunur ki Yahudi olmayan bir Kral, din adamını huzuruna çağırır. “Sen çok övünüyorsun dininle. Bana tek ayak üzerinde dinini özetler misin?” diye sorar. Tabi ki; der, ayağını kaldırır ve bizim dinimizin özeti: benzerini kendin gibi sev… Bu biraz, Yunus’un veya bizim tasavvuftan da gelen “Yaradılanı severim ben yaradandan ötürü” mantığına da uyumludur. Biraz da Hallac-ı Mansur’un “Enel-Hak” diyen felsefesine de. Karşımızdakinin de en az bizim kadar akıllı olduğunu, bizim gibi aynı haklara, aynı duygulara, sahip olabileceğini kabullenmenin ilişkilerimize, ticaret ve çalışma hayatımıza olumlu yansıdığını düşünüyorum.

25 yaşında baba olmuşsunuz. Hem iş hayatınızda hem de özel hayatınızda erkencisiniz. Erken yol alarak neyi buldunuz?

Deneyim… Müthiş, müthiş bir avantaj. Yani bazı şeyleri öngörebilmek adına… Tabi bu deneyimi kazanmanın bir yolunu da çok okumama da bağlıyorum. Çok okuyorum. Çok okumayı da gençlere çokça salık veriyorum. Çünkü özellikle otobiyografi okumak, başarı öykülerini izlemek, o otobiyografilerdeki keyfi ve pişmanlıkları yakalayabilmek çok önemli.

Uzmanlık alanınıza geçelim; AVM deyince akla gelen ilk isimlerdensiniz. İstanbul’da bir çok saygın projede yer aldınız.  İstinyepark, Zorlu, Akmerkez… Gözbebeğiniz hangisi?

Çok zor bu soru. Çünkü nasıl ki bir babaya, hangi evladını en çok seviyorsun dediğin zaman ayırt edemezse, gerçekten her projenin kendine özgün çok farklı özellikleri var. Tabii ki; bizim de çıraklık – kalfalık döneminden ustalığa geçişlerimiz var. Şükürler olsun ki her yaptığımız projede biraz daha üstüne koymaya muvaffak olabildik. Ancak, bizim yapmaya çalıştığımızla misafirimizin, ziyaretçimizin algıladığı her zaman aynı olmuyor. Mesela biz İstinye Park’ı üç alışveriş caddesinin birleşimi olarak kurguladık. Ana giriş, orta kattaki giriş Abdi İpekçi Caddesi, giriş katı İstiklal Caddesi, sağ tarafı da Bağdat Caddesi olarak kurguladık. Buradaki amacımız şuydu; gel, ne olursan ol gel, hep gel, hangi harcama düzeyine sahip olursan ol sana göre burada mutlaka bir şey vardır.

Yani, kurguladığınız bu mekanların bir dili, müşteriler için bir mesajı var. O mesajın alındığını nasıl anlıyorsunuz?

Starbucks’ın Türkiye şubesini açarken Starbucks’ın kurucusu ile tartışmıştık. Onun çok da güzel bir kitabı vardır. “İçine Gönlünü de Akıt”. İşinizi kalpten yapmak, aşkla şevkle yapmaktan bahsediyor. O aşkı işinize akıttığınız zaman,  kişiye özel bir hizmet oluşturabiliyorsanız, her yere basmakalıp aynı çözümlerle gitmezseniz,  müşteriyi tatmin ediyorsunuz. Yani insanlara bizim bir projemizle ilgili  vaav dedirtebilirsek, orada kendine bir selfie çekme ihtiyacı yaratabilirsek, o zaman bizim projelerimiz başarılı olmuştur.

Alışveriş merkezleri yatırımları zorlu bir döneme girdi. Bitti mi alışveriş merkezi dönemi sizce?

AVM yatırımları uzunca bir zaman için, çok ciddi yavaşladı. Yani bu günün koşullarıyla kolay kolay alışveriş merkezi yapılamayacak. Farklı, değişik, özel nedenleri olmayan alışveriş merkezlerinin yaşama şansları çok zor.

Varolanlar nasıl yaşayacak sizce?

Dönüşecekler.. Yıkıcı bir dönüşüm demek istemiyorum, ama çok ciddi bir yenilenme, yeniden kurgulanmadan bahsediyorum. Çünkü, farklı ihtiyaçlara hizmet ihtiyacı doğdu.

SPOT: AVM’LER ÖLMEZ. DÖNÜŞMELERİ LAZIM. TOPLUMUN SAĞLIK EĞİTİM GİBİ GÜNCEL İHTİYAÇLARINA CEVAP VERİLMELİ.

Nasıl bir yeniden kurgulanma?

Mesela; sağlık konusunu çok ciddi bir şekilde içeri almamız lazım. Belki de içeri bile değil, kapıların etrafına test üniteleri kurmamız lazım. Hastanelerin üzerindeki yükü alabiliriz. Çünkü alışveriş merkezleri yarı kamusal alandır. Her ne kadar tapusu mal sahibinde olsa da, 10:00-22:00 arası o alışveriş merkezi patronun değil, halkın, ziyaretçinindir. Patronlara da söylüyorum “Ben buranın sahibiyim” diye fabrikanızı gezer gibi AVM’yi gezmemelisiniz. Bu yüzden AVM’ler, toplumun gelişen, güncel ve aciliyet kazanan gereksinimlerine cevap vermeli. Sağlık bunlardan biri. Kan testleri, alışveriş merkezlerinin önlerinde, dışında, kenarında, yapılabilir. Yaşamın sağlıklı olması için alışveriş merkezleri katkı sağlamalı. İkinci konu da Eğitim. Uzaktan eğitimin kolay kolay gitmeyeceği görünmeye başlıyor. Eğitimin, olmazsa olmazı sınavlar. Sınavların da genellikle fiziki mekanlarda yapılması lazım. Dolayısıyla biz alışveriş merkezlerimizin içine ya eğitim birimlerini ya da sınav merkezlerini koyabiliriz. Üçüncü olarak da; ortak paylaşımlı çalışma mekanları. Çünkü maalesef çok ciddi bir işsizlik dalgası tehdidi altındayız, bireysel çalışmak durumuna geçecek olan parlak insanlarımız var. Bu insanlar kendi ilk yatırımlarını yapmadan, hazır kurulu düzende, aynen bu günün paylaşım ekonomisi mantığında olduğu gibi, paylaşımlı ofislerde yer bulmaları lazım. Yani alışveriş merkezi aslında sadece bir mal alınıp satılan bir yer değildir.

E-ticaretin yaygınlaşması da AVM’lerin sonunu mu getiriyor sizce?

Alışveriş merkezleri ölmez. Kapalıçarşı öldü mü? Ölmedi, 550 senedir yaşıyor. Bizi çok kanallı pazarlamaya yöneltiyor. Bizim mesleğimizde bir projeyi, bir alışveriş merkezini başarılı kılmak için üç faktör sayın derseniz lokasyon, lokasyon, lokasyon deriz.

Ama aynı lokasyonda olup da çok başarılı ve başarısız olanlar var.

Haklısınız.. Konumdan sonraki ikinci özellik kurgu ve sonuçta da yönetim öne çıkıyor.

Kapalıçarşı demişken, bir röportajınızda  en büyük hayalinizin Kapalıçarşı’yı modernize etmek olduğunu söylemiştiniz. Son durum ne?

Kapalıçarşı’nın durumu maalesef iyi değil, böyle giderse de fareler basacak. Kuyumcuların, kalpakçıların, örücülerin, çakmakçıların ortasındaki bu dünya incisi merkezimiz, şu anda aktarların, tatlıcıların, lokumcuların çok ciddi bir (teveccühüne  diyeceğim saldırı kelimesini kullanmamak için) istilaya uğramış durumda. Kapalıçarşı’da mülkiyet bölünmüş. 40.000 metrekarelik alanda üç bin işyeri, 16 tane han var. Yıllık ziyaretçi sayısı günde 250 bin kişi.

Madem Kapalıçarşı bu kadar kötü durumda neden bu güne kadar adım atılmadı?

Çünkü mülkiyet bölünmüşlüğü büyük bir problem. Bu tür projelerde mülkiyetin tek elden toplanması suretiyle oradaki yönetimin mutlakiyeti çok önemlidir. Alışveriş merkezlerinin en büyük özelliklerinden biri sinerjik başarı üretme yeteneğidir.

Sizce Pandemiden almamız gereken dersler neler?

Çevre. Şimdi gördük ki havanın kalitesi bile iyileşti, yunuslar boğaza geldi. Haliç’te yüzdüler. Gördük ki ozon tabakası bile iyileşti. Demek ki biz bu dünyayı mahvediyoruz.

Evet bir yerde yanlış yaptığımız doğru. O zaman ne yapmamız lazım.

Bir paradigma değişimine geçip, düşünce kurgumuzu değiştirmeye ihtiyacımız var.  Şimdi bunu 65 yaşına geldiğiniz zaman daha kolay söylüyorsunuz.

Daha gençsiniz ama.. Eminim yapmak istediğiniz çok şey vardır.

Şimdilerde becerebilirsek Suriyeli çocuklar için, mülteci konumundaki çocuklar için bir şeyler yapmaya çalışıyoruz. Barış için yaşamak istiyorum. Savaş yüzünden babalar oğullarını kaybetmesinler istiyorum.

 SPOT: “BECEREBİLİRSEM TÜRKİYE’YE NOBEL BARIŞ ÖDÜLÜ GETİRMEK İSTİYORUM.”

Aktif bir projeniz var mı?

Çok güzel bir projem var. Becerebilirsem Türkiye’ye Nobel Barış Ödülü getirmek istiyorum.

Nobel Ödülünü nasıl getireceksiniz Türkiye’ye?

Türk markalarını bölgeye yayarak. Şu anda gerilim yaşadığımız ülkelerle aramızı ticaretin düzelteceğini savunuyorum.  İsrail ve Arap barışını Türk markalarını bölgeye götürerek sağlamaktan bahsediyorum. Bu benim yapabileceğim bir şey. Ben bir iş insanıyım. Benim işim de perakendecilerle çalışmak.  Terörü kurutmanın yolu iş ve aş. Bu güneydoğu için de geçerli, bu Suriyeli çocuklar için de geçerli, bu Ortadoğu’da özellikle patlamaya hazır bir konumda olan Gazze için de geçerli.